| mail gönder | anasayfa yap
SÜRMENE LİSESİ TEKNE DERGİSİ
BUGÜN :27.01.2012 | SON GUNCELLEME:19 Ağustos 2011 |Tekne'nin 18. sayısı yakında okurlarımızla buluşuyor...

     
SITE ICI ARAMA

Rıfat Karabacak
Karadeniz'in Dalgalarinda Aletsiz Sörf:
VİYA
Ç

ocukluğumuz oyunlarından beni en çok etkileyen ve bugün dahi fırsatını ve viya çekme ortamını bulsam çekinmeden kendimi Karadeniz'in serin sularındaki azgın dalgalarına atacağım bir oyun, belki de bir spor… Viya çekmek için her şeyden evvel denizin sığlık yapısı ve sahili kumsal olmalıdır. Karayolunun geçmesiyle kaybolan sahillerimizle birlikte viya oyunumuz yok oldu diyebilirim… Deniz kültürümüzün en önemli oyunlarından birisi olan viya, fırtınalı havalarda ve dalgaların kıvamında olduğu dönemde yapılan harika bir deniz sporudur. Dalgalar ne çok büyük olmalı ne de çok küçük. Orta boy dalgaların üzerinde yüzükoyun uzanıp araçsız olarak metrelerce kaymanın zevkini anlatmam mümkün değil. Ben burada viyayı anlatmaya çalışıyorum, ama bence viya yaşanması gereken bir oyundur… Viya yüzükoyun araçsız yapıldığı gibi yine yüzükoyun tahminen 1-1,5 metre boyunda 30-40 cm genişliğinde bir tahtayla yapılır. Araçsız yaparken yüzükoyun ellerimizi öne uzatır ve kafamız suyun içerisinde dalga ile giderken iki ayağımızı da pervane gibi kullanırız… Yine araçsız olarak, yüzükoyun kafamız ensemize doğru ve vücudumuz da geriye doğru yay gibi kasarak, yani vücut önden arkaya hafif kamburumsu olarak dalganın üzerinde adeta uçarcasına dalga ile kayılır. Dalga ile dans etmek gibi bir şey. Bir sevda, adeta iki sevdalının birbiri ile kucaklaşması benzeri dalgayla kucaklaşmaktır viya!... Tahta ile viya çekerken bazen tahtanın standart olmasını aramaz, zaman zaman kullanılmayan eski evlerin kapılarını ve pencere kepenklerini söker ve bunlarla da viya çekerdik… Çok aşırı dalgaların olmadığı zamanlarda ise küçük sandallarla da viya çektiğimiz olmuştur… Ama bu yazdıklarımızı içerisinde benim gerek viya çekerken gerekse dışarıdan viya çekenleri seyrederken en çok hoşuma giden şekli kamburlama yapılan viyadır… Çocukluğumuz ve gençliğimiz dönemlerinde doya doya yaşadığımız bu mükemmel deniz oyunundan günümüz çocuklarının yoksun olmasını içime sindiremiyorum… Umarım kaybolan viyamız geri döner…

ÇAMBURNU SAHİLİNDE ESKİ KAYALAR
Kız Kayası, Tarak Kayası, Sargan Kayası, Sofra Kayası, Dimbo Kayası

Deniz.Karadenizlinin sevdası deniz. Tutkusu. Doğumundan ölümüne kadar. Anılarında fazlaca yeri olan gaybana.
Kaderi gibi kapkara, Karadeniz. Bir zamanlar, kumsalı, kayaları, çakıl taşları ile dalgaların sarmaş dolaş olduğu Karadeniz.
şimdi ayrılık zamanıdır. Kumsalı yok. Kayaları yok. Çakıl taşları yok.
Sevmelerimiz uzaktan. Sevdalarımız küskün.
Anılar. Bir onlar kaldı kıyısından Karadeniz'in. Eski bir albümdeki fotoğraflardan eski.
şimdi yaşlı, bir zamanlar çocuk olan her Çamburnulunun anıları gibi. Kumsalında kayaları vardı denizle bütünleşen. Karadeniz'in azgın dalgalarına dosttular uzun zaman. Çocuklarla, delikanlılarla, kızlarla, yaşlılarla arkadaştılar.
Sahilin en doğusundaydı "Kız" kayası yazın sıcağında çay toplayan kızlar, güneşin batmasına yakın gelirlerdi annelerinin korumasında yıkanmaya. Fındık toplayanlar. Yüzme bilenler açığından, bilmeyenler kıyısından. Biraz olsun serinlemek için, entarileriyle girerlerdi suya.
"Tarak" kayası vardı. Zamanı gelince en iyi tarak balığını buradan yakalardı çocuklar. Suyun içindeydi biraz.
Sargan balığının en iyi yakalandığı yer "Sargan" kayasıydı. Yer kapmak için az kavgalar yapılmadı uğrunda. Sabahın köründe gelen en iyi yeri kapar en fazla sarganı o yakalardı.
Balığı bile sevdalıydı kayalarına Karadeniz'in.
Tam ortadaydı "Sofra" kayası. Adını, sofra gibi düz olmasından almıştı. Kıyıdan 25 metre açıktaydı. Sofra gibi yemek de yenirdi ya. Azığını getirenler, naylon torba içerisine koyar, yüzerek ulaştıkları kayada, kıyıya karşı yemek keyfini yaşarlardı çocuk akıllarınca. En önemli kayasıydı Çamburnulu çocukların. Derinceydi suyu. Dalarak, su altından kum alma yarışmalarına, bir nefeste su altından kıyıya ulaşma yarışmalarına ev sahipliği yaptı uzun zaman. Böyleydi Karadeniz, bağrını açmıştı çocuklarına. Buralarda serpildi, büyüdüler.
Ya "Dimbo" kayası. Bir ayağı kıyıda, bir ayağı sudaydı. En yükseğiydi aşklarımızın. Suyu sığdı. Bir boy kadar. Öyle her babayiğit atlayamazdı balıklama. Usulü vardı, suya değer değmez kıvrılmak gerekirdi hemen. Yoksa kuma çakılmaktı sonunuz. Az kişi Muhurci Ahmet'e pansuman yaptırmadı bu yüzden.
Evvel zaman içinde bağrında büyüyen çocuklara şimdi hasret Karadeniz. Çocuklar mavi sularına.

1950'li yıllarda Çamburnu





VAKİTSİZ YAYLAYA ÇIKAN KOCAKARI

Mart’ın güneşine aldanan tez canlı bir kocakarı, koyulmuş yayla yoluna. Evde bıraktığı gelin, direniden (tavan arası) çıkıp odunları almasın diye iskeleyi de yanına almış. Öyle ya, havalar ısındı, odun yakmaya ne gerek var. Hem gelin milletinin aklı pek kesmez, “nasıl olsa kaynanam burada yok, direni de odun dolu, oh otururum sobanın başında keyif yaparım” diye işi gücü de bırakır. Böyle düşünmüş olmalı ki kocakarı, önünde inekler, omuzunda iskele düşmüş yola. Ama birden hava değişmiş, her yer sele sulara karışmış. “Eyvah” demiş kocakarı, fırtınayı atlatamayacağını düşünmüş ve Allah’a yalvarmış: “Allahum, eğer bu firtunayi geçebilursem sana bi kurban keseceğum!” Az sonra fırtına gerçekten durmuş, güneş yine kavurmaya başlamış. Kocakarı yine yola koyulmuş. Soğuksu’ya geldiğinde aklına gelmiş adadığı kurban. Direnideki odunlarına kıyamayan kocakarı İneklerine, koyunlarına kıyabilir mi?... Kıyamamış tabii ki. Ama Allah’a söz de vermiş, ne yapsın. Sonra şeytanca bir düşünce belirivermiş zihninde. Kurban niyetine, ağarmış saçları arasında gezintiye çıkmış bir biti yakalayıp, iki tırnağı arasında ‘çıt’ diye kırmış. “İşte Allahum, kurbani kestum” demiş. Eee şimdi Gelinden iskeleyi kaçırmaya mı benzer bu iş? Allah gücüne gitmiş tabii ki, sürüsüyle birlikte taşa dönüştürüvermiş cimri kocakarıyı. Soğuksu’daki “kocakarı taşları” denilen kayalıklarda hala durur görüntüsü yaşlı kadının.
Kıssadan hisse: vakitsiz yaylaya çıkma! Mart’ın güneşine güvenme! “Korkma Zemherinin kışından, kork April’in beşinden”... “Yaylaya çıkmak istiyorsan bekle, Mayıs gelsin hele” (Bu söz de bizden olsun).









Humurgân’da Dekovil Hattı
R

uslar Sürmene’yi işgal ettiğinde deniz yolu ile gelen malzemeyi şehir içinde zorlanmadan taşıyabilmek için iskeleden çarşıya doğru uzanan dekovil hattı döşedi. Gelen yiyecek, silah, her türlü mühimmat bu rayların üzerinde insan gücüyle itilen büyük vagonlarla taşınıyordu artık.
Ruslar iki yıl sonra işgal ettikleri topraklardan ayrılmak zorunda kalınca dekovil hattı, vagonlarla birlikte Sürmene’ye kaldı.
Raylar kimi zaman iskeleye gelen malları taşıyan bir araç, kimi zaman hayatında hiç araba görmemiş çocukların binmek için can attıkları oyuncakları oluyordu. Ama o günlerde raylar oyundan ziyade emek demekti, çalışarak terlerinin sonunu getirmekti hamallar için.
Raylar, Sürmene'ye dışarıdan gelen mısır, tuz, şeker, gazyağı vb. ihtiyaçları halka daha hızlı bir şekilde ulaştırmayı sağlıyordu. Gemiler ile gelen bu ürünlerin bazıları yetiştirilse de halka yetemeyişi sebebinden dış şehirlerden getirilmek zorunda kalınıyordu. Örneğin; mısırın Sürmeneliler tarafından yetiştirilmesine rağmen ancak halkın yarısına yetmesi sorun oluyordu. Bunun için mısır veriminin bol olduğu Samsun, Fatsa, Ünye gibi şehirlerden getirilmesi gerekiyordu. Gelen tuzlar ise büyük bir şekilde ve çoğunlukla çamurlu geliyor; temizlenmeden yemek kaplarına atılıyordu. Gazyağı, şeker ve mısırlardan bir bölümü de buradan katırlarla, bazen de deve kervanlarıyla Kars, Erzurum ve Bayburt'a gönderiliyordu... (9. Sayıda)

1941 YILININ ŞAMPİYON KULÜP KAYIĞI
İ

kinci Dünya Savaşının devam ettiği ve savaşa girmeme mücadelesi veren Türkiye’nin bin bir yoklukla mücadele ettiği yıllarda Sürmene Liman Başkanlığı'nın Kürek Yarış Kayığı Samsun’daki “Altı Tek Dümensiz Mukavemet Yarışları”nda şampiyon olmuştu. Çoğu Civra köyünden olan kürekçiler, kasabanın sosyal ve kültürel alandaki lokomotifi Bükrü Mehmet’in öncülüğünde katıldığı Trabzon'daki yarışta birinci olunca, Samsun'a götürülmüştü.
Samsun'daki yarış sırasında Sürmene Kulüp Kayığı'nın birinci olacağı anlaşılınca, kayığımız iki yarış kayığı tarafından sıkıştırılmaya çalışılmıştı. Kürekçilerimizin rahat bir şekilde kürek çekmeleri engellenmesine rağmen doğuştan denizci ekibimiz diğer yarışçıların bu çabasını boşa çıkarmış ve kupayı Sürmene’ye kazandırmıştı.
Şampiyon Sürmene ekibi şu isimlerden oluşuyordu:
Kulüp Başkanı: Mehmet Bükrüoğlu (Bukriğun Mehmet)
Dümenci: Hakkı Demircioğlu (Çağo Hakkı)
Kürekçiler: Dursun Demircioğlu (Eski Dursun), Temel Şengün (Macola Temel), Ömer Bayraktar (Mağo Ömer), Tahsin Akın (Talip'in Tahsin), Temel Küçük (Baştımarlının Temel), Ali Karabacak (Cincinin Ali), Hamit Karabacak (Sakinenin Hamit), Cemal Şolt (Karanın Cemal), İbrahim Özden (Kaço İbrahim), Habip Akbaşoğlu (Ziko Habip), Şükür Konya (Vadonlinin Şükür), Salih Karabacak (Salipaşa)...
Birinciliği kazanan kayıkları yapan da, efsane kayık ustası Kani Ofluoğlu'ydu...


Üniformalı, Bando-Mızıkalı Yetimler
SÜRMENE EYTAM MEKTEBİ
1920’lerin Sürmene’sinde Kıralizade Hasan Tahsin’in kurduğu ve tüm masraflarını üstlendiği bu okulda, çoğunluğunu yetimlerin oluşturduğu çocuklar matematik, okuma-yazma, Rusça gibi derslerin yanında; ayakkabıcılık, demircilik gibi zanaatları da
öğreniyorlardı.

İki yıl süren Rus işgali bitmiş, yeni bir sayfa açılmıştı. Ancak tablo pek de iyimser değildi. Ailelerinden birini ya da birkaçını muhacirlikte açlığa, hastalığa teslim ederek, geri dönmeyi başarmış halk, döndüklerinde daha da yoksul bulmuşlardı Sürmene'yi. Üstelik birçok evin erkeği gittikleri cepheden bir daha geri dönmemişti. Yetim ve öksüz çocuklar gelecekleri belirsiz ve çaresiz, ortalığı doldurmuştu.
Sürmene eşraflarından Kıralizade Hasan Tahsin, bu karamsar tablonun üstesinden gelmenin eğitimden geçtiğini görecek bilgi ve görgüye sahip bir kişiydi. Hasan Tahsin Bey, bir dönem Rusya'da müteahhitlik yapmış, işgal yıllarında da Sürmene'de kalarak Türk kesiminin sözcülüğünü üstlenmiş, ilçenin ileri gelen kişilerindendi.
Bu zat, ıstiklâl Savaşının devam ettiği yıllarda kendi imkânlarıyla önemli bir eğitim hamlesine girişerek, evinde bir okul açtı. Hasan Tahsin'in bu okulu, o yıllarda Kazım Karabekir tarafından ülkenin değişik yörelerinde; şehit, yetim ve öksüz çocukların toplanarak eğitim verildiği Eytam Mekteplerinin bir örneğiydi.
Çoğu yetim çocuklarının eğitim gördüğü Eytam Okulunun Müdürü Rasim Bey'di. Öğretmenleri ise: ısa Bey, Abdullah Efendi, Kulaçzade ısmail Bey, Muhsin Efendi ve Ömer Hulusi Bey'den oluşmaktaydı.
Az da olsa kızların da eğitim gördüğü okulun öğrencileri üniformalıydı ve okulun bir de Bando Mızıka ekibi vardı. Okulun tüm masrafları Hasan Tahsin Bey tarafından karşılanıyor; öğrenciler okuma-yazma, Rusça, Din gibi derslerin yanında ayakkabıcılık, demircilik gibi sanatları da öğreniyorlardı.
1922 yılında 'Yetim Babası' olarak anılan Kazım Karabekir, Erzurum'da açtığı Eytam Okulunda eğitim gören öğrencileriyle birlikte Sürmene'ye gelmiş ve burada bir de piyes sahnelemişlerdi.

Sürmene'de üç gün kalıp ayrıldıktan sonra Hasan Tahsin'in Eytam Okulu da bir piyes hazırlıklarına başlamıştı.
Provalardan sonra piyesi sahnelemek üzere başlarında Rasim Bey, Kulaçzade Muhsin ve ısmail Bey olduğu, yedisi kız, altmış üç kişilik bir öğrenci gurubuyla deniz yoluyla Trabzon'a hareket edildi. Trabzon Ferah Lokantasında, lokanta sahibi Namık Baba tarafından verilen bir ziyafetten sonra, aynı gün Lemsa Vapuru ile 1923 yılının 10 Haziran günü ıstanbul'a doğru yola çıkıldı. Sürmeneli yetimlerin piyesi, üç gün kaldıkları ıstanbul'da beğeniyle izlenince, Ankara'ya gidildi. Asıl amaç piyesi Ankaralılara sahnelemekten ziyade Mustafa Kemal Paşa'nın huzuruna çıkmak ve okullarına destek bulmaktı. Yetimlerin piyesi burada ıstanbul'daki kadar ilgi görmese de, Mustafa Kemal okulu Köşkte kabul etti.
Mustafa Kemal’in ızmir’e gittiğini duyan okul, Ankara’daki üçüncü günün sonunda trene atlayıp ızmir’e hareket etmiş, ikinci kez Gazi’nin huzuruna çıksa da bekledikleri ilgiyi görememişlerdi. Bu kabul sırasında öğrencilerden Cafer Küçükali, Hasan Tahsin’in yazdığı bir metni okumuştu.
Eytam Mektebi Sürmene'ye döndükten sonra eğitim faaliyetlerine son verdi. Kazım Karabekir’in kurduğu ülkedeki diğer Eytam Mektepleri de beş yıl içinde birer birer kapandı.






TEKNE DERGİSİ ZİYARETÇİ İSTATİSTİKLERİ
Bugün Tekil Ziyaret : 102 Dün Tekil Ziyaret : 115 Toplam Tekil Ziyaret : 139546 Toplam Çoğul Ziyaret : 979188
www.teknedergi.com