Süleyman Alkan
Eskiden: DÜĞÜN
|
üğünler yapılırdı eskiden, insanların havasız salonlara tıkış tıkış doldurulmadığı, yapay müziklerin çalınıp, uydurma oyunların oynanmadığı zamanlarda köy düğünleri yapılırdı. Çarşamba günü gönderilen selelerin ardından kız evinde kına gecesi, erkek evinde seyir* olurdu. Sofralar kurulur, ziyafetler çekilir, kemençeler çalınır, horonlar oynanırdı sabaha dek. Perşembe sabahı yavaş yavaş erkek evinde toplanmaya başlardı insanlar. Öğlene kadar kemençeler eşliğinde atma türkülerle horonlar oynanır, eğlence sürdürülürdü. Bir odada bekâr kız ve erkeklerin coşkuyla oynadıkları horon halkaları kurulurdu. Horon sırasında erkekler izin alarak, beğendikleri, konuşmak istedikleri kızların koluna girer ve birlikte oynarlardı. Kızın gönlü yoksa, horon halkasında bir tur döner sonra izin alıp çıkardı, rencide etmemek için delikanlıyı. Kız ve erkeklerin birbirlerini görme, beğenme yerleriydi bu horonlar. Duygular, karşılıklı atılan türkülerle ifade edilirdi çoğu kez. “Ay vuruyu vuruyu camenun hayatina Kız senu alacağum babamun inadina” “Gideyukan yaylaya buldum bakır parası Uşak gelma peşume yersun biçak yarasi”
|
|
|
TekNeden Merhaba 17. SAYIMIZ ÇIKTI |
Evet, 17. sayımız da nihayet elimizde. Beş yıl önce başladığımız ve bu süreçte 17. sayıya ulaştırdığımız Tekne, her geçen sayı ekonomik olarak biraz daha sıkıntı çekse de bir şekilde çıkmayı başarıyor. Dergi olarak şu anki tek derdimiz, 20. sayıya kadar ulaşmak; ama her sayı işimiz biraz daha güçleşiyor. Bu kadar sevilen, övgü alan bir derginin bunları yaşaması, Türkiye'deki dergi yayıncılığının bir gerçeği olduğunu biliyoruz; fakat ne yapıp ne edip 20. sayıya ulaşacağız... Ondan sonra?... Hele bir 20 olalım... düşünürüz..
|
|
|
|
Soğuk bir rüzgâr esiyordu. Yalayarak gözlerinden geçti adamın. Kapı aralığından gelmiyordu. Şöyle bir üşütüp seyretti, titrettiği içi rüzgâr. Yıllar, herkesin içindeki kırılan yere farklı renkler verirdi. Kırmızı acı, turunculaşır, sarıya döner ve bilinmedik tabirle kapanır gider. Yaşam kendi usturasında biletirken insanı, kısır bir döngü etrafında unutturur adın. Kabuklaşan acının, içinde sakladığı büyük bir kin vardır. Örtünür, uyur, kımıldar bir bahar kokusunda sonra, sineyi yakan bir ezgiyle kendini duyurur. Kabuğu kımıldatacak bir sızı içimizde hep uyuyup durur. Kalabalığın içindeydi, içindeydi içinin. Kendini tenha bulabilme arayışında saklanmıştı dünyadan. Sanmıştı ki evler, arabalar ve gümbür gümbür akan hayattı onu yoran. Kapının dışarıdan çalınmasını istemediği senelere doymuştu. Doymuştu dolmuşluğuna...
yazının tamamı için tıklayınız |
TRABZON BİR UZUN SOKAK Mehmet Şamil Baş |
şiirin trabzon akşamınDa yürüyor yağmurun sesi karadeniz gibi çırpınıyor. kıyılar denizin kucağında kadim bir ay parçası isterim karayemiş dile gelip söylesin sesim bir uzun sokağa düşer tazelenir her köşede bir yeşil uzun sokak akşamlarındaN kalan şiirlerin ardında ezgiler. söyleniyor peştamala sarınıp yaylaya çıkan kızlar / elleri nasırlı fadime ninem bebelere masal diye mâni okur. her gece horona giren kaç mavi kanadı kırılır iskelede bir kuşun / fırtına yakalayan balıkçı teknesinde denize hüzün vurur. ganita fener yakamozla oynaşta boztepe. evlerin çatısına göz dikmiş kuşlar. her geçen gün yükseklerden uçmakta mutluluk. şarkıları söyle keşanlı gelin anneler gidenlerin ardından ağlamakta ve yağmuru gecenin suret çizer komar yapraklarına sis çöker dağlara bulutların ardından / kemençe oynar / balıklar ağlar demlenir masada gün / meydan soframız olur ben uzun sokakta bir damla yağmur trabzon içimde bir uzun sokak
|
|
|
SÜRMENELİ SADRAZAM MEHMET ESAT SAFVED PAŞA ve Bir Dönemin Ahvali
afved Paşa ılımlı ve ihtiyatkar bir adam. Abdülaziz dönemi bürokrasisinde etkin bir kişi. II. Abdülhamit döneminin en önemli diplomatlarından birisi. Divan-ı hümayun kaleminde memuriyete atılmasıyla başlayan bürokrasi yolculuğunda vezirlik payesine ulaşmış; altı defa hariciye, üç defa maarif olmak üzere ticaret ve adliye nazırlıkları yapmıştır. 1878’de sadrazam olduğunda Reşit ve Ali Paşa ekolünde yetişmiş tecrübeli ve bilgili tek diplomatımızdı. Başta maarif olmak üzere bulunduğu her görevde ıslahatçı yönü ön plana çıkmıştı. Mehmet Esat Safved Paşa, voyvodalıklarda istihdam edilmiş olan Sürmene kazası eşrafından Mehmet Hulusi Ağa’nın oğludur. Paşa’nın annesi, ilk eşi öldükten sonra Hulusi ağa ile evlenmişti. Annesinin ilk evliliğinden doğan Arif Zeki Efendi gençliğinde İstanbul’ a giderek ilim tahsil etmiş, zamanla annesiyle üvey babasını da İstanbul’a getirtmişti. Paşa, 1814 yılının Nisan ayında İstanbul’da Fatih civarında Haydar mahallesinde doğdu. Hulusi Ağa işlerinin tasfiyesi için Sürmene’ye döndüğünde burada vefat etti. Paşa’nın annesi de bir süre sonra İstanbul’da vefat etmiş ve Kasım Paşa Mevlevi Hanesi haziresinde defin olunmuştur...
|
|
ORTAMAHALLE CAMİ
Selami Öksüz
|
ünümüzde tadilat ve restorasyon çalışmaları ne kadar, ne şekilde ve nasıl yürütülüyor acaba? Haberlerini okuduğumuz, dinlediğimiz ya da izlediğimiz asırlık bina yangınları, bakımsızlıktan yıkılan çeşit çeşit tarihi yapılar, sorumuzun bir kısmını cevaplamaya yeterli olur sanırım. Diğer taraftan tarihi binaların tadilat ve restorasyonlarının nasıl yapıldığı sorusu geliyor akıllara. Bu sorunun cevabına da, çevremizde restore edilmiş, ya da tadilat görmüş tarihi yapıları inceleyerek ulaşmak mümkün. Genel itibariyle karşılaşılan tablo: Asıllarının aksine, günümüz mimarisinin modern gereçleriyle, onun modern görüntüsüne benzer şekilde yapılan değişiklikler ve yenilikler, amaçta tarihi şehir dokusunu korumak, tarihi binaların görünümlerini güzelleştirmek için yapılırken, ne hikmetse amacın tam aksine, onları çirkin görünümlere büründürmekte. Son yıllarda Sürmene’de yapılan restorasyon ve tadilat çalışmaları da maalesef bahsettiğimiz olumsuzluklar çerçevesinde yapılmakta. Birçok tarihi bina aslına uygun olarak restore edilmediği için bir takım özelliklerini kaybederek, asıllarından bambaşka, tarihi dokularından yoksun görünümlere mahkûm edildi. Tabi ki istisnalar da yok değil. Ortamahalle mevkiinde restore çalışmaları devam eden cami bu genellemenin dışında tutulabilecek örnek bir çalışma.
|
Toprağın Erki
HAMİYE ÇOLAKOĞLU Dosya ve soruşturma: Murat Ergin
 |
Rüzgâr ayılttı toprağı, bir ağaç köklerini usulca derinlere uzattı, kurumuş yapraklar gezindi yalnızlığın coğrafyasında, her şey kendi içine doğru çekiliyordu. Pencereden baktı, pencerenin buğusuna parmaklarıyla bir yuvarlak çizdi, yuvarlağın ortasına da bir göz, toprakla çakıştı gözleri, topraktı var eden önce, büyüten, yaşatan… Ellerine baktı sonra, etten ve kemiktendi bedeni, topraksa orada cansız öylece duruyordu, hareket etmeden yaşıyor ve yaşatıyordu evreni. Çocuk gözünden bakıyordu her seferinde dünyaya, elleri hep ilk kez kucaklaşır gibi kavrıyordu toprağı. Her günün kalıntısı küçük oyuncaklar yaptı kendine, küçük mutluluklar biriktirdi toprakla olan oyunlarından. Toprağa dokunmak sıfırdan başlamak gibiydi, yeniden doğmak, keşfetmek… Elleri boşluğu yeniden adlandırıyordu, beyninden sızan gerçekliği kutsal bir amaca dönüşür olmuştu. İlkti çamur, her dokunuş bir ilkti, yıllardır gizli bir suskunun yaşandığı saatlerin sonunda, derin bir sessizlik kaplıyordu odanın içini. Süregelen bu buluşmalarında toprağın sırrını istercesine daha bir tutkuyla sarılıyordu ona. Suskundu toprak, sessizlik onun vatanıydı. Elleri konuşuyordu toprakla önce, sessizliği kendi içlerinde yitiriyorlardı, ama sadece birbirlerinin duyabileceği bir sessizlikle konuşuyorlardı. Temiz bir ikindiüstü, zaman uykuda, dışarıdan gelen toprağın kokusuna uyanıyor. Pencerede az önce biten sağanaktan kalan yağmur damlalarını görüyor önce, dışarı çıkıp elini çamura buluyor. Yıllardır kimselerin duymadığı o sırrı paylaşıyorlar yeniden. İkisinin arasında 75 yıldır süren bu gizli bir anlaşmayı sessizlikle biçimlendiriyorlar yeniden.
|
|
|
|
TEKNE DERGİSİ ZİYARETÇİ İSTATİSTİKLERİ |
| Bugün Tekil Ziyaret : 21 |
Dün Tekil Ziyaret : 77 |
Toplam Tekil Ziyaret : 79288 |
Toplam Çoğul Ziyaret : 567237 |
www.teknedergi.com |
|
|
|