1947'den Bir Gazete Haberi
SÜRMENE HALKI KARANLIKTAN ŞİKÂYETÇİ
|
ürmene çarşısı geceleri karanlık içerisinde kalmaktadır. İlçenin baştan şehir haricine kadar bir kilometre tutan uzunluğu boyunca gece tenvir için ancak iki yerde lüks lâmbaları yakılmaktadır. İhtiyaca hiçbir suretle kifayet edemeyen bu iki lâmbanın da muntazaman yanmadığı geceler vardır. Bu hal bittabi halkı müşkül mevkide bırakmakta ve şehir içinde gidiş gelişi güçlüğe uğratmaktadır. İlçenin dükkân, otel ve kıraathanelerinin bol olarak bulunduğu yerde bir lâmbanın arasıra yanmış bulunması bazı çirkin hadiselere de yol açmaktadır ki bunlar hırsızlık vak’alarıdır. Diğer taraftan çarşı ve geniş yol boylarının karanlık bulunması halkın olduğu gibi hariçten gelenlerin de memnuniyetsizliklerini icap ettirmektedir. Bugünkü medeniyet dünyasında -ve belki de elektrik asrında- karanlık geceler içerisinde kalmaya mahkûm bir şehrin ızdıraplarını siz tasavvur ediniz. Kasaba idaresi memnun edici sahalarda ilerleyecek yerde maalesef yerinde saymaktadır. Bu vaziyetin düzeltilmesini belediyeden rica ediyoruz.
|
|
|
tekNeden merhaba ESKİ SÜRMENE FOTOĞRAFLARI SERGİSİ |
15 ve 16. sayılarımızın hazırlıkları sürerken bir de fotoğraf sergisi gündeme geldi. Eski Sürmene fotoğraflarından oluşan bu sergiyi mayıs sonunda okulumuzda açtıktan sonra önümüzdeki aylarda da İstanbul’a taşıyacağız. Şu an elimizde bulunan 1960 ve öncesine ait yüzlerce fotoğraf arasından sergilenebilecekleri seçmekteyiz. Büyük ebatta basacağımız fotoğraflardan oluşan bu sergimizin ilgi çekeceğini umuyoruz...
|
|
|
foto 28: Zarha'dan Kalafatoğlu Celal'ın Kayıkçı Hamdi (D.T:1911)
|
GÜLTEPE'DE KEMİK TARAK YAPIMI Metin Hamzaçebi |
|
Tarak imalatının hammaddesi olan boynuzlar genelde Erzurum, Kars ve Erzincan gibi illerdeki mezbaha ve kombinalardan ihale usulü ile temin edilirdi. Hammaddenin bu illerden temin edilmesinde, bölgede hayvancılığın yaygın olması ve buradaki hayvan boynuzlarının tarak yapımına uygun büyüklükte olması etkili olmuştur. Elde edilen boynuzlar imalathanelere getirildiklerinde ilk aşama olarak el hızarlarıyla 8- 10 cm aralıklarla kesilirlerdi. Bu oran sonuçta ortaya çıkacak tarakların genişliği olurdu. Kesimlerdeki titizliğe bağlı olarak bir boynuzdan üç ya da dört tarak elde etmek mümkündü. Kesilen boynuzların en fazla 1 cm kalınlıktaki dış kısımları ile daha yumuşak ve beyazımsı olan iç kısım genellikle kendiliğinden, bazen de desteklenerek birbirinden ayrılırdı. İşlenecek bölüm dış kısım olurdu. Ancak belli aralıklarla kesilmiş ve içi çıkarılmış olan boynuzların işlenmesi için açılıp düz plakalar haline getirilmeleri gerekirdi. Bunun için yuvarlak veya ona yakın şekilde olan boynuzlar bir de boyuna kesilerek ikinci aşamaya geçilirdi. Atölyelerde ateşlik olarak ayrılan bölümde iyi derecede alevli bir ateş yakılırdı. Kesimi tamamlanmış ancak, halen oval olan bu boynuzlar maşalarla belli bir süre ateşin üzerinde tutulur ve yumuşatılırdı. Sıcaktan elastiki bir hal aldıklarında maşaların yardımıyla açılarak düzleştirilirlerdi. Soğuyunca eski halini almasınlar diye sıcağı sıcağına mengeneye sıkıştırılıp (Preslenip) bir süre bekletilirlerdi. Mengeneden çıkarıldıklarında düz plakalar haline gelmiş olurlardı. Bu plakaların pürüzlü olan kenarları tarak boyutunda kesilerek düzlenir, ateşten dolayı şişikler ve yanık izleri oluşan ön ve arka yüzleri raspa (perdah) edilirdi. Diş açılacak bölümler keskin keserlerle bir miktar inceltilerek üçüncü aşamaya geçilirdi.
yazının devamı için tıklayınız. |
BÜYÜMEK/ Yunus Yılmaz |
(...) İlkbahar. Nasıl da açardı çakal erikleri. En büyük zevkimizdi Demirci Hasan'ın armutlarını çalmak. Alesman'ın mandalinalarını. En iyi şeftaliler Rizeli Bayram'ın bahçesindeydi. Dallarını kırmıştık Şomun'un karayemişlerinin. Her yağmur sonrası Topladığımız. Sandıklı koğhlitleri Elli kuruşa satardık Kaşıkçı Paşa'ya.
İşte böyle. Mevsimler akarken Bir bir, İlkokul sonu, Pekiyi dolu karnemle Tuttum evin yolunu. Nasıl da sevinmişti Babaannem. Ve ortaokul. Her sabah İki kilometre. Bazen yağmur altında Bazen diz boyu karda, Yürüdüm Kutlular köyünün Çamurlu yollarını, Ulaşmak için Sürmene'ye. >Saatçi Ali'nin Yeşil Morris'i ile. Sonraları Kabanağasının Varşova'sı.
Gaz lambasının Titrek aydınlığında Çalıştım matematiğe, Gözlerim yorulana kadar.
Ve Geceleri Babaannemin Yaban adamı hikâyeleri ile Uyudum.
|
|
|
HIZIR İLYAS'IN DÜĞÜNÜ ve YARIŞAN KAYIKLAR
940'lı yıllarda çekilmiş bir fotoğrafta, artık soylara tükenmiş iki “Sürmene Takası”nın kumsala doğru olan yarışı görünüyor. Arkada Araklı Burnu... Açıklarda ığrıpçılık (yunus avcılığı) yapan bir motor aniden fırtınaya yakalanır ve kayıktaki tüm mürettebat azgın dalgaların kucağına düşer. Motorun battığı haberi kıyıya ulaşınca herkes perişan olur. Kayıktaki 7-8 kişi için ağıtlar yakılır, gözyaşları sel gibi akar. Ama motordaki mürettebattan biri olan İlyas, gecenin ilerleyen saatlerinde denizden kıyıya çıkar ve evine giderek, ağlamaktan perişan olmuş annesine sarılır. Öldü bilinen İlyas'ı karşılarında sapasağlam görenler ona “Hızır” lakabını takarlar ve adı o günden sonra “Hızır İlyas” olarak kalır. İşte bu Hızır İlyas ellili yaşlarına gelmiştir artık, daha da geç olmadan araştırılır ve ona göre bir dul bulunur: Civra'dan Fatma Yılmaz... Civra'dan gelini alacak kafile, Cinga Osman'ın “İkiler” ve Terzi Yakup'un “Doğru Yol” adındaki motorlarıyla yola çıkar. Gelin evinden alınır ve Sürmene'ye doğru dümen kırılır. Işte bu sırada bir yarış başlar. Kumsala girinceye kadar iki motor da yarışı bırakmaz. Kıyıya hızlı bir şekilde dalan iki motorun yolcuları bir sağa bir sola savrulur. Kafile neşeyle motorlardan iner ve düğünün yapılacağı Gölonsa'ya, yine neşeyle çıkarlar...
|
|
eskiden... DOLA YAPMAK
Süleyman Alkan
|
olalar yapılırdı eskiden… Çamaşır sularının, çeşit çeşit deterjanların, türlü türlü yumuşatıcıların olmadığı zamanlarda dolalar yapılırdı. Çamaşırlar; üç muşili bir sepete, altta renkliler, üstte beyazlar olacak şekilde özenle yerleştirilirdi evin hanımı tarafından. Yerleştirilen çamaşırların üzerine kalınca bir bez örtülürdü. Kül serilirdi bezin üzerine, boşaltılan odun ocaklarından özenle seçilen kül. Hele lahana çalılarının külü… daha beyaz olurdu ve "dola külü" olarak ayrılırdı bir sonraki çamaşırda kullanılmak üzere. Bakır kazanda ısıtılan su, yavaş yavaş, yedire yedire sepetin üzerindeki külü iyice ıslatacak şekilde dökülürdü. Ilk dökülen su kaynar olmamalıydı. Aksi halde çamaşırlardaki kiri yakabilirdi. Su, önce külden beze, sonra da bezden sepetteki çamaşırlara ağır ağır sızar, sonuçta da alttan çıkardı.. Bu işlem 3-4 kez tekrarlanırdı. Ama ilkine inat kaynar olmalıydı sonradan dökülen sular. Islanmamak için sızan sudan, çamaşırın yıkanacağı leğen bele yerleştirerek sırtlanırdı sepet ve yola koyulurdu, suyun bol olduğu bir dere kenarına ya da bir çeşme başına doğru. Çünkü eskiden cömertçe akmazdı su evlerdeki musluklardan. Bakır istemlilerle taşınırdı uzaklardaki çeşmelerden. Her damlası, neredeyse her zerresi değerliydi. Su kenarında sepetin örtüsü aralanır, içinden bir parça çamaşır alınır ve tekrar kapatılırdı. Alınan çamaşır bol suda sabunlanır ve çitilenir, gerektiğinde de düz bir taşın üzerine yatırılıp tokmaklanırdı. Ne kaygan olurdu kül suyunu iyice içine sindirmiş çamaşırlar. Defalarca yıkanır da çıkmazdı ellerdeki kayganlığı. Bir parçanın yıkama işlemi bittiğinde diğeri alınırdı sepetten, yine özenle ve yine örtü tekrar kapatılarak. Çamaşırların yıkanması tamamlandığında sepet tekrar sırtlanır ve evin yolu tutulurdu. Zahmetli bir işti, yorucuydu. Ama sırtlanınca temiz çamaşırlarla dolu sepet yorgunluktan eser kalmazdı. Sanki o da suya bırakılır, kıvrım kıvrım akardı yamaç aşağı çamaşırlardan çıkan kirle yarışırcasına. Dolalar yapılırdı eskiden, mis kokulu yumuşak ve temiz çamaşırlar için. Dolalar yapılırdı eskiden, dolalar…
|
FETHİ REİS'İN KUVİCASI Hacer Kol
 |
(...) “Ağları çektiniz mi? İyi balık var mı?” Sesi, motor gürültüsü ve martıların çığlıkları arasında kayboldu. Yüzünü okşarcasına esip geçen rüzgâr, belleğine kazınan anıları çekip çıkardı raflarından.Güneşten önce kalkardı yatağından, elleri üşürdü. Aldırmazdı… Taa çocukluğundan başlamıştı deniz sevdası. Eşine sevdalı olduğu gibi, sevdalıydı denize. Öyle ki bazen kıskanırdı Ayşe Yenge. Yine de saatlerce yollarını gözler, kayığını çekerdi. Ayşe Hanım eşi bulunmaz bir insandı. Son yıllarda bunu daha iyi anlamıştı. Böyle zor bir durumda yanında olması ve ona bu kadar iyi bakması, vefa denilen duygunun, belki de aşkın en yüksek derecesiydi. Yaşlı yüreği daima düşünürdü bunları. Az yorulmamıştı Fethi Reis. Ömrü kürek çekmeyle geçmişti. Bir motorlu teknesi hiç olmamıştı. Yakaladığı balıkları çamat yapar, tesbih şeklinde dizer, sonra kuvica denilen otuz kilo balık alan sepete doldurur, kendisini çarşıya götürecek arabayı beklemeye koyulurdu. İşin zor kısmı Sürmene'ye geldikten sonra başlardı. Tüm mahalleleri, kuvica kolunda, kapı kapı dolaşırdı. Denizden kendisinin çıkardığı taptaze balıkları Sürmenelilerin ayağına kadar getirirdi. Herkes Fethi Reis'i tanır, getireceği taze balıkları beklerdi. Sattığı balıklar hep tazeydi, ölçüde tartıda hile etmez, kantarı da olmadığından kimsenin hakkını yememek için balıkları fazlalı fazlalı koyardı. İki saate tükenirdi balıkları. Evine dönerken kuvicasında bir tane balık kalmazdı. "Ah, sağlam olsaydım koyvermezdim denizin yakasını" dedi kendi kendine. O, denize aşık olmuştu. tek avuntuyu onun kucağında bulmuştu. Şimdi ise anılara dönüşmüştü daha dün gibi anımsanan yaşanmışlıklar. Yüreği, vitrindeki oyuncaklara imrenen çocuklar gibi uzaktan bakıyordu denize. Gençliğinde her ne kadar denizin bereketi olmaz, garantisi olmaz diye geçirse de içinden, hiçbir engel vazgeçirememişti O'nu denizden. Az gören gözleri bile… Bazen, başta Behçet Kaptan olmak üzere yaramaz, muzır arkadaşları, gözlerinin az görmesinden yararlanarak O'nu öfkelendiren şakalar yapsa da, hiçbir zaman öfkesi bağırıp-çağırmaktan öteye gitmemişti. Öfkesi geçtiğinde ise affetmişti dostlarını. Hatta kendisinin bile güldüğü olaylar olmuştu. Bir keresinde Behçet Kaptan, kayığının küreklerini felenklere çivilemişti. Fethi Reis ancak, kürekleri hareket ettiremediği zaman fark edebilmişti bu muzırlığı. Yine bir gece şaka olsun diye küreklerini denize atmışlar, ancak bir arkadaşının yardımıyla bulabilmişti. Bir defasında ise deniz bir hınzırlık yapmış, gözlerinin az görmesinden istifade ederek zehirli bir balığı istavrit diye Fethi Reis'in eline vermişti. Bunların hepsi artık paha biçilmez bir hazine şimdi Fethi Reis'in yüreğinde. Gözleriyle göremediklerini görüyor onlarla. Bir yerde balıkçılıkla ilgili bir sohbet duymaya görsün, bitmek bilmez sorularını yöneltiyor onlara. Denizde neler olup bittiğini, kimin ne kadar balık yakaladığını ölesiye merak ediyor. Denizin mavisini ufuk çizgisini, güneşin batışını seyrediyor anılarında. O denizi görmeyen gözleriyle görmeyi öğrenmişti, kimilerimizin gören gözleriyle göremediğini. Fethi Reis, denizi düşlüyor delice.. Gece rüyalarına giriyor. Her sabahın üçünde sanki denize çıkacakmış gibi uyanıyor. Denize açılan motor sesleri geliyor kulağına. Yattığı yerden bir cümle dökülüyor ağzından: "Ah, sağlam olsaydım koyvermezdim denizin yakasını"
|
|
|
|
TEKNE DERGİSİ ZİYARETÇİ İSTATİSTİKLERİ |
| Bugün Tekil Ziyaret : 239 |
Dün Tekil Ziyaret : 183 |
Toplam Tekil Ziyaret : 10207 |
Toplam Çoğul Ziyaret : 16349 |
SAYAÇ 01.01.2008 TARİHİNDE SIFIRLANMIŞTIR |
|
© COPYRIGHT SAYARTGFXDESIGN & WEB SPONSORU KADIR BORAN
|
|